26 Nisan 2010 Pazartesi

Galatasaray Olmak


Ne çok konuşuldu "şike" söylentileri bu aralar. Önce zan altında bırakılan çeşitli insanlar ve daha sonra koca bir "Galatasaray Camiası" bu "pis" iftira ile imtihan edildi adeta. Bütün bunlar ufak bir rant , ucuz çıkarlar için yapıldı hemde. Evinde 2-0 galip durumdan 2-3 mağlup olduğuna bakmadan "bu maçı verir" dedi "koca?" bir camia Galatasaray için.

Nitekim maç öncesi o çok tartışılan , "neden aynı saat oynanmıyor" diye feryat edilen Kasımpaşa maçı oynandı. Hatalı bir çıkış yapan ve 0-1 biten maçın tek golü için sebep olan Murat Şahin iyi bir maç çıkarmıştı. Kimse onun için "şike yaptı" demedi ki denmesi sa.ma olurdu zaten. Sırf hatalı bir çıkış yaptığı için yaptığı onca kurtarış göz ardı edilemezdi normal şartlar altında.
Peki durum böyle ise neden oynanmamış bir maç için şike söylentileri olmuştu ? Ve daha önce şampiyonluk yarışı veren ezeli rakipleri ile şampiyonluk yarışı içinde olan rakiplerini "yenemeyen" bir camia bunu ne hakla söyleyebiliyordu ? Daha ötesi tarahi boyunca böyle "onursuz" bir eylemde bulunmamış bir takımı , evvel zaman içinde tam tersi bir hareket yapıp "satacak" dinilen maçı "rahat" kazanan bir takımı kim ne mantıkla böyle karalama yoluna gidebiliyordu ?

Galatasaray - Bursaspor maçı 0-0 bitti. Bu sezon büyüklere deplasmanda yenilmeyen , Beşiktaş ve fenerbahçe takımlarını 2-3 mağlup eden Bursaspor Galatasaray karşısında galip gelemediği gibi bir çok pozisyon verdi. Yakaladığı pozisyonları golle noktalamış olsa "birileri 'yinede' utanmadan" bir takım şeyler söyleyecekti kesinlikle ama olmadı , maç 0-0 bitti.
Peki bu söylentileri ortaya atan "insanlar" şimdi o tavırları gibi "helal olsun" diyebilecek mi ? Sanmıyorum bile diyemiyorum çünkü elbette hayır. İşte bu yüzden Türk futbolu ve bu tip "ucuz çıkarları" amaç bilen zavallı kişiler hiçbir zaman gelişim gösteremeyecek. Ve evet fenerbahçe avantaj sağlamış olabilir ve şampiyonluk yaşayabilir ama şampiyonluk değil , "duruş" baki kalır.


Teşekkürler Galatasaray , başarılar Bursaspor.

22 Nisan 2010 Perşembe

Ligue 1 ( 2 )


Ligue 1 için geçenlerde yazdığım yazı genel fikir olarak "her şey olabilir" fikri içeriyordu. Bu yazı üzerinden yaklaşık olarak 11 gün geçti ve 11 nisan 2010 günü yazdığım o yazı sonrası bir çok şey değişti Ligue 1 semalarında.

Şu an bakıldığı vakit Marsilya büyük bir avantaj yakalamış durumda. 68 puan ile birinci konumda olan Marsilya'nın en yakın rakibi Auxerre takımı ile arasında tam 5 puan fark var. 63 puan olan Auxerre , 3. sırada bulunan Lyon ile 4 puan gibi önemli bir fark açmış durumda. Yani 1. Marsilya "ilk iki takımın" şampiyonlar ligi vizesi aldığı ligi büyük ihtimalle ilk 2 içinde bitirmeyi garantiledi. Zira kalan basit bir matematik ve ufak bir mantık hesabı ile bakacak olursak 33 maçta 68 puan almış olan ve maç başına 2 puan alan Marsilya kalan 5 maç sonunda 10 puan bile alsa 78 puan olacak ve 3. Lyon 5/5 yapsa bile geleceği 74 puan sonunda en fazla 2. olmakla yetinecek.

Peki diğer takımlar ?


Bundan 3-4 hafta öncesine kadar "şampiyonluk" yarışı veren Montpellier ve Bordeaux , geri kalan haftalar sonrası 4. ve 6. ( Montpellier 4 Bordeaux 6 ) olarak yarışı sürdürüyor. Fakat Bordeaux Lorient ile deplasmanda oynayacağı maçını kazanırsa 60 puan olup 6. sıradan 3. sıraya yükselebilir. Ama burada bir sorun var ; 50 puanda bulunan ve en azından "uefa" için ufak bile olsa ümitleri bulunan Lorient evinde sadece 2 maç kaybetmiş. Bu maçlar ise "Marsilya" ve "Lyon" ile oynadığı maçlar. Yani hiç kolay olmayan bir deplasman maçı için sahaya çıakcak olan Bordeaux bu maçı kaybederse -ki evinde 6 beraberlik almış olan Lorient için en yüksek ihtimal beraberlik- 6. sıra onlar için "mesken" olabilir. Elbette Bordeaux "eksik maçı" sayesinde biraz da olsa şanslı.

Ve 3. olmak için yarış veren Lyon ;

Lyon şampiyonlar ligi mücadelesini sürdürürken Almanya'da aldıkları 1-0'lık mağlubiyet onları yaralamış durumda. Bunun dışında geçtiğimiz hafta olaylı Bordeaux deplasmanını 2-2 ile "kurtaran" Lyon önümüzdeki 2 hafta adeta "cendere" içine girecek.
Bu hafta Montpellier deplasmanı ile başlayan "zor" haftalar daha sonra içerde Auxerre maçı ile devam edecek. 27 Nisan 2010 günü Bayern Münich ile şampiyonlar ligi maçı yapacak olan Lyon 2 mayıs 2010 ve 5 mayıs 2010 günü Montpellier ve Auxerre maçlarına çıkacak. İşleri çok zor.

Ve Auxerre ;

Şampiyonluk yarışı ve 2. olabilme mücadelesi için kuşkusuz en "kilit" takım Auxerre. "Meşhur" 2 ve 5 mayıs günleri önce içerde "Marsilya" daha sonra dışarda "Lyon" maçları oynayacak olan Auxerre , bu iki maçı da kazanması halinde inanılmaz bir avantaj elde edeceği gibi "Ligue 1" onlar sayesinde yine o "karışık" günlerine geri dönecek. Zaten yoğun bir tempo içinde olan Lyon ve şampiyonluk yaşamak için sabırsızlık çeken Marsilya bu maçlardan puan kaybetmesi durumunda Auxerre avantaj yakalayacağı gibi "son şampiyon" Bordeaux da "son bir umut" içine girecek.


Neticede bir şeyler şekil almış olsa bile Ligue 1 hala çok karışık. Dünya kupası öncesi Lig 1 şampiyonu kim olur bilinmez ama dünya kupası sonrası şekillenecek "futbol anlayışı" ve hareket kazanacak olan "transfer piyasası" yüzünden seneye daha da zor bir Ligue 1 izleyeceğimiz kesin. Dolayısıyla takımlar ellerine geçmiş olan bu "şansı" iyi değerlendirip en iyi yeri yakalamak zorundalar.

21 Nisan 2010 Çarşamba

"Olmadı" Alper Tezcan


1999 yılı , Ali Sami Yen'de oynanan bir Bologna maçı...


Bu giriş son yılar içinde Galatasaray'ın uefa kupasına yürüyüşünü değil , "Alper Tezcan" isimli eski futbolcu tarafından yapılan "haber" gibi şeylerin girişi halini aldı.

Bilindiği gibi Alper Tezcan büyük umutlar , büyük beklentiler içinde forma giymesi gözlenen , arzulanan bir "genç" yetenek idi o zamanlar. Alper Tezcan ve onun gibi gençler kurtuluş olacaktı Türk futbolu için. Fakat Alper bir futbolcu için en talihsiz olaylardan birisini yaşayarak bir sakatlık geçirdi. Ayağı kırılan Alper daha sonra sakatlığı tedavi edilse bile eskisi gibi olamadı hiçbir zaman.
Peki şu an problem ne ?

Alper Tezcan'ın babası bir ara "fanatik" gazetesi ile yaptğı röportaj sırasında "vefasızlık" diye uzun uzun cümleler kurmuş. Alper'in sakalık sonrası hiç aranmadığını , tedavileri için yardım edilmediğini ve "futbol oynadığı dönem" içinde hiçbir ücret alamadığını söylemiş. Daha sonra "Emre ve Okan için vefasız diyorlar , o çocukların o zaman 500-600 milyar parası verilmemişti" diye ekliyor. Vay ki ne vay ! Olay bir noktadan sonra "Alper" olmaktan çıkıyor ve "Galatasaray tarafından yapılan vefasızlıklar silsilesi" olarak devam ediyor ! Bende devam ediyorum aynen ;

"Para ödemedikleri gibi başka bir kulübe gitmesini de engellediler" diye "baba" tezcan. Yani Galatasaray kulübü bütün işini gücünü bırakmış "Alper kazanmasın da ne olursa olsun" turlarına başlamış ! Ve dahası var , "bütün servetini" oğlu "futbolcu" olabilsin ve "Galatasaray'da oynasın" diye harcayan baba , ne hikmetse bir anda "en azından bir mesleği olsun" diye "özel" okula yazdırıyor ! 11 ameliyat için "2,5 trilyon" ödeyen Tezcan ailesi "kira" bile ödeyemedikleri dönem "özel okul" masrafı karşılayabiliyor. Tabi son taksidi ödeme şekli de pek enteresan ; "gidip taksitle kamera aldım , öğretmen'e onu verdim" !

Röportaj bu şekilde gidiyor. "Diğer tarafta hesap verirler" demeler , "Devlet tarafından verilen altınlar bize ulaşmadı , hakkımızı almak için mahkemeye gitmeyi düşünüyoruz" demeler... Zaten son olarak "uefa madalyası" satışı gerçekleştirdi Alper Tezcan , hemde "2 kişi" arasında yapılan açık arttırma ve son anda alıcı olan "3. kişi" tarafından...


Ben futbolcu değilim. 13 yaşında "2 kemiği birden" olmak üzere kolum kırıldı ve ben 4 ay sonra eski sağlığıma kavuştum çok şükür. Hadi beni geçin yakın zamanda bir "Eduardo" örneği var. Bacağı ciddi anlamda "kopma" noktasına gelen oyuncu şu an "hala" Arsenal takımı oyuncusu. İşte "kırılma" anı ;

"Eduardo"

Daha yakın örnekler vermek gerekirse , "baba" Tezcan tarafından adı kullanılan "Okan Buruk" örneği en güzel örnek sanırım. Tabi "örnek" nasıl verilirse o şekilde.
Ve son örnek yine Alper Tezcan gibi genç ve defans oyuncusu olan "Uğur Uçar". "Yetkili" kişiler tarafından yapılan bir ihmal yüzünden yaşadığı sakatlığı "mağlup eden" futbolcu şu an Galatasaray'da "oynuyor".

Kısacası , "konuşmak istemiyor" diye oğlunu "mazlum mağdur" durumuna çeken babası sonrası "konuşmayı" tercih eden Alper Tezcan , üstünden 10 yıl geçmiş ve "kendi profesyonel olmayan yaşantısı" yüzünden noktalanmış kariyeri için ve geldiği bu "olumsuz" koşullar yüzünden "suçsuz" insanları suçlamaktan vazgeçmeli. Yaşadıkları elbette üzücü şeyler ama bunları "normal" yöntemler kullanarak dile getirmeyi tercih ederse onun için çok daha iyi olur. Zira kendisinden çok daha kötü maddi - manevi durumda olan insanlar da var ama hiçbirisi bu tip bir "kampanya" içinde değil.
Kendisi hakkında "açlık grevi" yapacağı yönünde haberler çıktı tekrar. "Ailem bunları çekmek zorunda mı ?" diye bitirdiği cümlesi içinde "ailece açlık grevi için geldik" ibaresinin yer alması "ayrıca" pek çelişkili.



Son olarak futbolcu sakatlıkları , hastalıkları konusunu bu kadar konuşmuşken , gerek futbolcu kişiliği , gerek insani duruşu ve büyüklüğü sebebiyle yeri her zaman ayrı olan Sedat Balkanlı'yı rahmet ve saygı ile anıyorum.

18 Nisan 2010 Pazar

Fenerbahçe - Beşiktaş "Bir Çukur Kazma Hikayesi"


18 Nisan 2010 günü fenerbahçe ve Beşiktaş için çok önemli bir maç vardı ; şampiyonluk düğümü.


fenerbahçe henüz 2. dakika'da golü buldu ve daha sonra bir kaç fırsat yakaladı. İlk yarı bitti , ikinci yarı başladı. Ben ilk yarıyı izleyemedim o yüzden ilk yarı için bildiğim tek şey bunlar. Fakat 2. yarı sahada kazanmak isteyen , baskı kuran ve pozisyon yakalamak için çaba veren bir Beşiktaş vardı. Buldular da o poziyonu ve o pozisyon penaltı ile sonuçlandı. İşte hikaye burada başlıyor , futbol sahaları için fazla enteresan sayılacak bir olay yaşandı ;

fenerbahçe futbolcusu fabio bilica , penaltı pozisyonu içinde yer alan ve buna sebebiyet veren adamdı. Yapmış olduğu "aşırı" dengesiz hareket sonrası penaltı noktasını gösterdi Hüseyin Göçek. Fakat bir şeyler ters gidiyordu çünkü kamera yerde yatan "Uğur İnceman" görüntüsü verirken arkada "penaltı noktası kazı çalışması" yapan bir bilica vardı !
bu noktada görüntü ile konuşmak isterim ;

http://www.rerererarara.net/sozluk.php?id=368699


bilica sahalarda daha önce "hiç" görmediğimiz bir şey yaparak "penaltı noktası kazısı" yapıyordu. Ve bu yetmezmiş gibi hakemi "topun doğru yere konmadığı" konusunda uyarıyordu. Gerçekten çok ama çok enteresan , hem penaltı noktasına "çukur" kazıyor hemde "top doğru yerde değil" diye itiraz ediyor.

Neticede penaltı gol olmadı. Şaşırmadınız sanırım. Daha sonra çıkan kırmızı kartlar ve duran oyun sebebiyle maç oynanmaz bir hal aldı ve fenerbahçe maçı 1-0 kazandı.


Bunun dışında her pozisyonda yere atlayan , topları "el" yordamı kesen , gerilimi arttırmak için elinden geleni yapan fenerbahçeli futbolcular vardı sahada. Şu an ligi 2. sırada götürüyor fenerbahçe ve 1. Bursaspor ile arasında 1 puan fark var. Önümüzdeki hafta bir Galatasaray - Bursaspor , Kasımpaşaspor - fenerbahçe maçları var. "Birileri" yolu kendi yolu zannedip Galatasaray için "maçı satacak" dese bile bunun olmayacağını onlar da çok iyi biliyorlar.



Bakalım , belki haftaya "pazar günü" yeni bir "lig" başlar ?

"Öte" Adam Neill !!


Lucas !


Galatasaray taraftarı için "popescu sonrası" defans hattı hep bir soru işareti oldu. Büyük Kaptan gittiği gün zaten büyük bir problem haline gelen defans hattı , zaman içinde yapılan yanlış transferler yüzünden çok tartışıldı.

"Lucas Edward Neill" ismi ilk konuşulduğu zaman ve "imza attığı gün" arası büyük bir boşluk var. Fakat her Galatasaray taraftarı bu futbolcu için "oh be iyi oldu geldiği" demiştir. Peki ya sadece bu kadar mı ? Elbette hayır.

Neill , defans bölgesi içinde aldığı görev ve soğukkanlı "ötesi" tavrı hariç ilerde de aynı şekilde oynuyor. Türk futbol seyircisi için hiç alışıldık olmayan "çalımları" ve Popescu sonrası unutulan "oyun kurma becerisi" adeta şok etkisi yaratıyor. Şahsen ben Neill'a gelen topları "neyse problem yok" diye izliyorum. Tabi bununla kalmayan Neill birde çalım atıp oyun kurduğu zaman televizyon başında "e yuh lan artık" diye kabalaşma süreci bile oluşuyor.

Kendisi için uzun , tepsitler ve hikayeler dolu bir blog yazmayı düşünmüyorum. Aslında bu "garip" adam için bir takım garip bilgiler bulmak gibi bir düşüncem vardı ama en son oynamış olduğu "Manisaspor - Galatasaray" maçı sonrası tamamen vazgeçtim. Zira "mevcut hali" böyle olan bir adam için yazılabilecek ne "ilginç" olabilir ki ?


Hep böyle kal Neill.

Arda "Kaptan"


Bir erkek 10 yaşında ilk okul öğrencisi olduğu için meşrubat kutusunu ezip futbol oynar ders araları. Yaşı 13 olduğu vakit "kavga" başlamıştır , ilk yumruğu yer sağlam şekilde. 16 lise zamanları , tam çılgınlık dönemleri başlar ve "kavga - sevgili - alkol" ağır basmaya vaşlar yavaş yavaş. 18 ve 25 arası ehliyet , üniversite , sevgili , tatil , eğlence , iş gibi konular arasında geçer yoğun olarak.

Bir erkek düşünün , 22 yaşında "kaptan" olmuş. Gemi falan yok ortada ya da mavi bir deniz. Sarı - Kırmızı bir forma , 20 milyon küsür taraftar ve yıllık ortalama 45 - 50 maç var. "22" yaşında bir erkek için ağır bir sorumluluk , derin bir yolculuk var. Sanırım buraya kadar itiraz eden olmaz. Öyleyse başlıyoruz ;


2008 avrupa şampiyonası Arda Turan için tam bir "parlama" senesi oldu. Onun için "25 milyon euro bedel" biçenler , "Benitez istiyor" diyenler , "Aziz Yıldırım kafaya koydu" diye manşetler atanlar oldu. Arda Turan çok iyi bir futbolcu , geleceği olan bir yetenek olarak devam ettiği yolda bir anda "hedef adam" oldu. 22 yaşında , kaptan , yetenekli , karizmatik ve adam gibi adam...

Daha sonra "Kaptan" durdu ve "gemi benim kardeşim , en son ben giderim" der gibi "avrupa'da kupa kaldırmadan hiçbir yere gitmem" dedi. Liverpool , Manchester City ve daha bir çok dünya kulübü onu isterken , birileri ona "kafayı mı yedin neden gitmiyorsun" derken o "renkler ve zevkler tartışılmaz" diye ekler gibi tercih yaptı.
Taraftar ona önce "ardam" sonra "kaptan" sonra "yeni metin" dedi. 22 yaşında olan çocuk ; Metin , Kaptan , Liverpool , Özel Hayat ve Galatasaray kelimeleri arasında sıkışıp kaldı. Ve 22 yaşında olan çocuk -hani her 22 yaşında olan çocuk gibi- bir kız arkadaşı olduğunu söyledi. Gizlemedi öyle sanki "kaçıyor" gibi olmasın diye ki neden kaçması gereksin , bu çok normal bir şey değil miydi ? Sonra o çocuk "hakkı" ile kazandığı parası ile "sinema kapattırdı" sevgilisinin filmini izlemek için. Diğer "22 yaşında olan çocuklar" bilet alırken o böyle bir jest yapmak istedi. "Olmaz" dedi "ilişki müdürleri" sert bir ses tonu kullanarak ! "kaptan" diye inleyen tribün oturdu , yemedi içmedi "sinema derdinde" diye besteler yaptı. 22 yaşında olan çocuk zaten ağır olan bu yükü "hakaret" işin içine girince "kaldıramıyorum" diye bir an atmak istedi omuzlarından.

Atma çocuk ! sen o yükü atarsan , sırf 3-5 "zeka yoksunu" sana bunu söyledi diye o yükü atarsan olan senin içinde yaşayan "Metin'e" olacak. Atma çocuk , evet gitmek istiyorsan elbette git ve git zaten , kurulurken "Türk olmayan takımları yenmek" diye hedef koyan "Önderler" için git oraya ve "temsil" et bizi. Ama gözünü seveyim atma o yükü omuzlarından çocuk. Çünkü sana , çünkü temsil ettiğin onca "Gerçek" Galatasaray efsanesine yakışmaz o yükü atmak.


Yanındayız ve bu "yükü" beraber taşımak için bekliyoruz çocuk.

Rıdvan Dilmen Sadece Bir Örnek


Rıdvan Dilmen. "Şeytan" olarak tanıdık onu aslında , "Şeytan Rıdvan".

17 Nisan 2010 tarihli %100 Futbol programı , hakkında yapılan "haberler" için bir cevap bölümü içeriyordu "Şeytan" Rıdvan'ın. "Birileri" onun için "şikeci" demiş , bunları "belge" adı verdikleri bir - iki karalama üzerinden "destekleyerek" bir yerlerde göstermişti. "Şeytan" ağlamaklı gözleri ile ekrana bakıp "benim bir ailem var" dedi. "Ailesi olmak" nasıl bir şey bunu hepimiz çok iyi biliyoruz sanıyorum ? devam etti "Şeytan" ; "Çocuğum okula gidemiyor" dedi yine ağlamaklı bir şekilde. "Şeytan" ağlıyor , bir takım bireyler "hadi lan şikeci" diye diretiyordu ekran başında. ve "Şeytan" ekledi ; "Pazartesi günü saat 11'de bekliyorum , elinizde benimle ilgili ne kadar belge varsa alıp gelin , orada olacağım. Eğer suçlu isem bırakırım bu işleri" diye ekledi "Şeytan".

Bu ülke iftira atmak , yalan haber yapmak ve "ufak" çıkarlar adına "büyük" zahiyat vermek için inanılmaz uygun bir ülke. Birisi için ciddi ciddi "namussuz" demek ( ki namus çok enteresan bir kavram oluyor bu durumda ) belge gerektiren bir iş değil adeta. Yani "namussuz olmayan" birisi için "namussuz" demek "namussuzluk" sayılmıyor. Ve niceleri , iftira ile imtihan edilen , daha sonra "suçsuzluğu" kanıtladığı için "aklanan" nice Türk vatandaşı.
Bugün hiçbir taraftar , hiçbir insan Rıdvan Dilmen için , yani "Şeytan" için "sessiz" kalmamalı. Bırakın "haksız" görmeyi "sessiz" kalmak bile büyük bir ayıp bugün. Dün Ahmet , bugün Rıdvan ve yarın Hakan...

Bugün hepimiz "Rıdvan" , hepimiz "Şeytan"...